İçeriğe geç

Namaz vaktinin girdiğini haber vermek amacıyla yüksek sesle okunan sözlere ne denir ?

Namaz Vaktinin Girdiğini Haber Vermek Amacıyla Yüksek Sesle Okunan Sözler: İhtiyaç mı, Rahatsızlık mı?

Minarelerden Yükselen Sözler: İhtiyaç mı, Düşüncesizlik mi?

İzmir’in gürültüsünde, şehrin sokaklarında yürürken aniden yüksek sesle duyduğumuz bir şey vardır. O, namaz vaktinin girdiğini haber veren sözlerdir; ezan. Evet, ezan, minarelerden duyduğumuz o ses… Bunu dinlerken bir yanda bir rahatsızlık hissi, diğer yanda bir çağrıyı duyuyorum. “Vakit geldi, kalp, zihnin bir yere yönelsin” diye mi düşünmeliyim, yoksa “Buna gerçekten şimdi gerek var mı?” diye mi sorgulamalıyım? İzmir gibi büyük ve karmaşık bir şehirde, sabahın köründen akşamın geç saatlerine kadar bu sesler bazen kulağımda çınlıyor, bazen de bir tür gözüme sokulan bir rahatsızlık haline dönüşüyor.

Namaz vakitlerinin ezanla duyurulması, toplumun kültürel ve dini kimliğiyle derin bir bağ kurar, bunun tartışmasız bir gerçek olduğunu kabul ediyorum. Ama bir şeyler beni sorgulamaya itiyor. Ezana saygı gösterirken, bir yandan da: “Ya biraz daha zarif ve minör olsaydı?” sorusu kafamda dönüp duruyor.

Ezanda Güçlü Yanlar: Köklerine Bağlılık ve Toplumsal Dayanışma

Ezanın güçlü yönlerini gözden geçirmek gerekirse, karşımıza hemen toplumsal birliği sağlamaya dönük katkılar çıkıyor. Toplumsal dayanışma, kültürel aidiyet ve dini değerler açısından baktığınızda ezan, bir arada olma duygusunu pekiştiriyor. Minarelerden duyduğumuz o ses, sadece bir zaman bildirisi değil; bir halkın kimliğini, kültürünü, tarihini hatırlatan bir çağrı. Ezan, insanı uykudan, işten, dünyadan koparıp manevi bir dünyaya davet ediyor. Ve bu davet, çoğu zaman bir arada olmak, benzer inanç ve değerleri paylaşanlarla bir bütün haline gelmek için büyük bir fırsat.

Buna örnek olarak sabah namazını verebiliriz. Güne başlamak, önce Tanrı’ya, sonra kendine yönelik bir hesaplaşma için bir an yaratmak, elbette insana huzur verebilir. Özellikle büyük şehirde, kaos içinde kaybolmuşken, ezanın o keskin, net sesi bir parça huzur getirebilir, hatırlatıcı olabilir. Hem de sadece dini bir hatırlatma değil; aynı zamanda toplumsal bir bağ da oluşturur. Sadece o anı yaşayanlar değil, ezanı duyan herkes bir topluluğun parçası olur. Bir yandan kendinizi küçük bir dünyada hissedebilirsiniz ama diğer yanda da “Ben burada yalnız değilim” diyerek, kimlik duygunuzu beslersiniz.

Ama burada tartışılması gereken soru şu: Ezana duyduğumuz saygı, gerçekten sadece dini bir sorumluluk mu, yoksa toplumsal bir alışkanlık mı?

Ezanda Zayıf Yanlar: Rahatsızlık ve Kişisel Özgürlük

Ancak her şeyin olduğu gibi, ezanın da bazı zayıf yönleri var. Her gün, her saat duyduğumuz bu sesin, bireysel özgürlüğümüz üzerinde nasıl bir etkisi olduğu sorusunu sormak zorundayız. Özellikle büyük şehirlerde, sabahın ilk saatlerinde patlayan o ses, kimisi için manevi bir davet olabilirken, kimisi için kabus olabilir. Sabahları saat 5’te minarelerden yükselen ses, belki de o an uykuda olan insanların huzurunu kaçırmak demek. Kimileri için bir ibadet çağrısı, kimileri içinse dayanılmaz bir gürültüden başka bir şey değil.

Şehirde yaşayan, modern yaşamın hızlı temposunda kaybolmuş bir insan için bu rahatsızlık seviyesine varabilir. Kimse sabahları, saatlerce süren bir zihin açma sürecine girmek istemez. Şehir, zaten yeterince gürültülü ve karmaşık bir yer. Minarelerin sesinin her an duyuluyor olması, bu karmaşayı daha da artırır. Hadi bunu şehirdeki herkesin uykusuzluk ve gürültüye maruz kalabileceği bir duruma çekelim. Peki, ya evlerinde daha sessiz bir yaşam kurmaya çalışan yaşlılar, ya hastalar? “Benim dini inancım buna uygun değil” diyen birine ezanın tüm gün boyunca yüksek sesle duyulması ne kadar adil?

Ezana Saygı: Toplumun Karşılaştığı Zorluklar

Bir de şu açıdan bakalım: Ezanın belirlediği zaman dilimleri, sadece bir dinin ritüeline uyanları değil, toplumun tüm bireylerini de etkiler. Ancak her bireyin dini kimliği farklı, inançları farklı. Birinin ezanı kutsal bulması, diğerinin ona saygı duyması gereken bir durum olmayabilir. Hadi diyelim ki herkesin yaşam biçimi belirli bir inanç üzerine kurulu, peki ya dinsel inancı olmayanlar? Ya da başka inançlara sahip olanlar? Onlar nasıl hissediyor? Yüksek sesle okunan ezanın, insanların kişisel özgürlüklerini ihlal etmeden dini bir çağrı yapması mümkün mü? Bu sorulara, duygusal olarak değil, mantıklı bir biçimde yanıt vermek zorundayız.

Ezanda sesin yüksekliği konusunda da bir mesele var. Dini bir çağrı, elbette ki saygıyı hak eder ama her an tüm şehirde, tüm mahallede, sabah-akşam o gürültüyle iç içe olmak, gerçekten de her zaman hoş bir şey olmayabilir. Özellikle sabahları, ya da gece geç saatte, insanın huzurunu bozacak bir seviyeye ulaşabilir. Bu konuda da insanlar, sesin seviyesinin insana hitap etmesi için daha fazla düşünmeli.

Sonuç: Biraz Daha Duyarlı Olabilir Miyiz?

Sonuçta, ezan gibi güçlü bir kültürel öğe, toplumun birçok kesimi için önemli bir yer tutuyor. Ama bir yere kadar. Hepimiz aynı topluma aitiz, ama farklı sesler ve farklı algılarla. Ezana duyduğumuz saygı, kişisel bir özgürlük meselesine dönüştüğünde, biraz daha duyarlı olmalı mıyız? Toplumsal yaşamda, farklı grupların seslerine biraz daha saygı gösterdiğimizde, birbirimizi daha kolay anlayabilir miyiz?

Belki de herkesin farklı bir inanç ritüeline göre yaşadığı bu şehirde, bir adım geri çekilip, ezanın kimseyi rahatsız etmeyecek şekilde daha uyumlu ve zarif olmasını tartışmak gerekiyor. Ne dersiniz?

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

şişli escort
Sitemap
betexper güncel giriş